sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ağustos 2016 Cuma

Beni aşka inandır, Lobster!

Toplum tarafından kabul edilen, onaylanan, kutsanan bir ilişkiniz olmadığı için kendinizi tuhaf, eksik, lanetli hissettiğiniz oluyor mu?
Peki duygularınızı ifade etmenin yasak olduğu bir evrende, yalnızca hayatta kalmak için mücadele eden vahşiler gibi yaşadığınızı düşündüğünüz?

 2015 yapımı "The Lobster" bu iki paralel distopyanın çatışması üzerine kurulu; sert, düşündürücü ve sıradışı bir film. Baştan söyleyeyim, herkese göre değil. Sonra içiniz şişip bana küfretmeyin.

David, yalnız kalmanın yasak olduğu, güvenlik görevlilerinin bekarlara suçlu muamelesi yaptığı evrendeki baş kahramanımız. Diğer bekarlar gibi, bir an evvel eşini bulması için bir otele yerleştiriliyor. Otelde kurallar katı; belirlenen sayılı gün içinde eşinizi bulamazsanız kendi seçtiğiniz bir hayvana dönüştürülüyorsunuz. Oteli çevreleyen ormana günlük av gezileri düzenleniyor, yaşamlarına tek devam etmeyi tercih edenlerin saklandığı bu ormanda avladığınız bekarları haklamış olarak dönerseniz, bu başarı otelde kalış sürenize gün sayısı olarak ekleniyor.

Otel tüm ziyaretçilerini tektipleştirmek için sayısız kurallarla bezenmiş olsa da, onlardan beklenen "dengi dengine" olan partneri bulmak. Çift olabilmek için en az bir ortak nokta bulma gerekliliği, ziyaretçileri olmadıkları kişiler gibi davranmaya, "mış gibi" yapmaya zorluyor - ki er ya da geç bunun fiziksel veya ruhsal olarak insana zarar verdiğini görüyoruz; alın size Lobster'dan ilk hayat dersi: Kendin gibi olamadığın, olmadığın biri gibi davranmaya çalıştığın her ilişkide çuvallarsın.

Otelde çift olmanın faydalarının didaktik anlatımına dair bölümler absürt olduğu kadar gerçekçi. Özellikle de sorunlarını kendi çabalarıyla çözemeyen çiftlere çocuk tahsis edilmesi, beni cidden güldürdü. Arada bir başımızı kaldırıp içinde yaşadığımız toplumun da her fırsatta bu dayatmayı yaptığını fark etmek lazım. Alın size Lobsterdan ikinci hayat dersi: Hayatta kalmak için gerçekten bir eş olmazsa olmaz mıdır? Kesinlikle hayır. Çocuk evliliği kurtarmak için mi yapılır? Umarım hayır.

Otelin kuralları katı dedim ya, işin ucunda hayvana dönüştürülüp ormana salınmak var - ve biliyoruz ki hayatta kalma içgüdüsü bu dünyadaki her arzudan daha güçlüdür. (Bunu Lobster'dan öğrenmediğim için hayat dersi olarak belirtmedim. Bizzat tecrübeyle sabittir.) 

Bu yüzden David diyor ki kendi kendine; insanın hissetmediği halde hissediyor gibi davranması, hissettiği halde hissetmiyor gibi davranmasından daha zor, ve harekete geçiyor. Sahi hangisi daha zor? David, oteldeyken hayatta kalmak için sevmediği bir kadını seviyormuş gibi davranıyor; ormandayken hayatta kalmak için sevdiği kadını sevmiyormuş gibi. Bu arada toplumun onayladığı bir ilişki yaşadığında aşırı mutsuz, mutlu olduğu ilişkiyi yaşarken ise içinde yaşadığı topluluktan kabul görmüyor. Ve Lobster'dan bir hayat dersi daha geliyor; gerçi bu dersi daha önce Necatigil Usta'dan aldıysanız benim gibi; kredinin tamamını Lobster'a bahşetmek zorunda değilsiniz. Almadıysanız; google'a "Sevgilerde" yazın bir zahmet. Kalbinizi dolduran duygular kalbinizde kalmasın.

Ne diyorduk? 
Bu evrende bekar olmak da zor. Toplumun baskıcı kurallarından kaçarak kendi tercihleriyle bekar kalanların özgürlük ve içtenliğin kitabını yazmasını beklerken, orda da başka acımasız kurallar devreye giriyor. Bekar olmak özgür olmakla eşleştirilmişse, özgürlüğün bedelini her an canınla ödeyebileceğini ve kimsenin seni gömmekle bile vakit kaybetmeyeceğini hiç unutmamalısın mesela. Buyrun hayat dersine: yalnız geldik, yalnız gideceğiz. Duygularını göstermek hatta duygu beslemek zaten tamamen yasak. Yalnızlıklarını kutsarken korkuları o kadar ağır basıyor ki, o bencillikle kendileri gibi olanları çiğneyip geçebiliyorlar. Bekar hayat, ölmemek için öldürenleri anlayışla izlediğimiz bir vahşi yaşam belgeseli. Dikkatli bakınca, yalnızların dünyası aslında çiftlerinkinden bile daha faşizan.

Filmde iki güçlü distopya tasviri var yani. Ve ikisi arasındaki çatışmanın belirgin bir üstün tarafı yok. Yalnızlar mı çiftlere tahammül edemiyor, çiftler mi yalnızlara? Kararsız kaldım. Can güvenliğimi tehdit eden bir durumda sevmediğim birinin yanında olmadığım biri gibi yaşamayı tercih eder miydim? Bir "Umarım hayır" daha.

Filmin finali, senaryonun zirvesi. O kadar da spoiler vermeyeyim, buraya kadar okuduysanız merak edip izlersiniz filmi herhalde. İzleyici iki ihtimal arasında kalıyor, finalin ucu açık. İzleyenler kendi akıllarına yatan finale bakarak aşka inanıp inanmadıklarını test edebilirler. Görünen o ki ben inanmayanlardanmışım. Ama en azından, aşık olmadığım birinin yanında "mış gibi" yaparak kalma ihtimalini de aklıma getirmiyormuşum.

Filmde o kadar çok metafor ve mesaj var ki hepsini tahlil etmeye kalksam sayfalarca yazarım. Bir o kadar da benim göremediğim vardır. Bu arada bence film yalnızca romantik ilişkiler hakkında değil. Bana iş hayatına dair de çok şey düşündürdü. Kendinizi baskı altında hissettiğiniz her habitata kolayca uyarlamanın mümkün olduğu sembollerle dolu yüz on üç dakika.


Sayısız toplum ve düzen eleştirisinin yanında, bir gün kendimi böyle bir evrende bulursam ve ruh 
eşimi bulamazsam hangi hayvana dönüştürülmek isterdim'i de düşünüyorum. Henüz bulabilmiş değilim. Lobster yine 90'a takıyor: İnsan gibi duygusuz olacağına hayvan gibi düşüncesiz ol. Hem ilk anda dehşete düşüren bir ihtimal olsa da, hayvana dönüştürülmeden önceki son dileği sorulan karakterle aynı anda şunu fark ettim: olur da bir gün bir sebeple hayvana dönüştürülürsem, güzel bir kitap okumak ya da film izlemek dışında mahrum kalınacak pek bir şey de yok yani. Merakta kalanlar için bir de test hazırlamış filmin yapımcıları sağolsun, isteyen denesin.

http://thelobster-movie.com (Ben baykuş çıktım.)


Ve Lobster'dan son bir hayat dersi: İnsanoğlunun bir çiftin yarısı olma ihtiyacı, en çok sırtınızda kendi erişemediğiniz bir noktaya merhem sürmek gerektiğinde ortaya çıkar.






15 Mart 2011 Salı

Siyah Kuğular ve Üvey Kız Kardeşler




Herkes kendine karşı ne kadar acımasız, farkında mısınız? Hele kadınlar.. Adeta kendimizden görünmez bir tane daha doğuruyoruz; her an yanımızda olup her attığımız adımı izlesin diye.. Bu zalim reprodüksiyon, tüm hareketlerimizi, sözlerimizi, söylediklerimizi ve söylemediklerimizi, kararlarımızı ve tercihlerimizi acımasızca eleştiriyor. O kadar kalpsiz, hoşgörüsüz ve talepkar ki, her an kulağımıza ne kadar değersiz, beceriksiz, yetersiz olduğumuzu fısıldıyor. Aşağılıyor, alay ediyor; onla biraz fazla başbaşa kalınca insan; tüm gün evde kalıp yorganın altından çıkmamak istiyor..

Eh zaten bu kötü kalpli üvey kardeş hayatında olunca insanın; düşmana ne hacet! Dünyada başka kimsenin canını acıtmasına gerek kalmıyor; zaten kimse insanın canını kendi kadar acıtamıyor da. Aynı şekilde başka birinin sevgisi, övgüsü, beğenisi de bu zalim kız kardeşin hançerinin yarasını asla onaramıyor. İnsan kendini sevilmeye değer bulmadı mı; bir başkasının sevgisinden hiç bir zaman emin olamıyor...

Black Swan, ne bale sanatçılarının hayatındaki zorlukları anlatıyor, ne de kendi eksik kalmış kaderinin sorumluluğunu kızının omuzlarına yükleyen anneyle bu yükün ağırlığından çöken kızının ilişkisini.. Black Swan, bıçağı kendine saplayan sıradan bir kadını ve mükemmeliyetçiliğin doruk noktalarında insanın kendine zarar verir hale gelişini anlatıyor..

Bir insanın hayatındaki en büyük engelin bizzat kendisi olduğunu söyleyen Thomas, Nina’nın bu engeli aşmak adına o engelden kurtulmayı, kendini yok etmeyi, metaforik ve gerçek anlamlarıyla kendini öldürmeyi göze alacağını tahmin etmiş miydi acaba?

Film boyunca, gerçek bir beyaz kuğu olarak yaratılmış Nina’nın siyah kuğuya dönüşme mücadelesini izledik sananlar çok yanılıyorlar. Çünkü Nina siyah kuğuyu yaratmadı, yaratamazdı da zaten.. Nina; bembeyaz bir kuğu, masum bir prenses, ürkek bir serçe olan Nina, aslında “siyah kuğu”yu ezelden beri içinde taşıyor; ancak kontrollü kişiliği ve toplumun ona öğrettikleri doğrultusunda bu karanlık tarafını hep bastırmaya, susturmaya çalışıyor. Film boyunca tüm halisünasyonlarının bir yerinde savaştığı düşmanı kendisi olarak görmesi, kendi siyah kuğusunu reddettiği için karşısına çıkan her “siyah kuğu”da kendisini görmesini anlatıyor bence. Ve Nina’nın çocukluğundan beri ara ara nüksettiğini öğrendiğimiz sırt kaşıntısı; adeta derisini yırtıp içinden çıkmak isteyen “siyah kuğu”nun isyanını sembolize ediyor. Nina’nın bu alışkanlığını tırnaklarını keserek, omuzluklar giydirerek önlemeye çalışan annesi, aslında küçük, masum kızının görmek istemediği tarafını yok etme çabalıyor.

Filmde gözardı edilemeyecek kadar önemli bir anne profili var, gerek beyaz perdede, gerekse hayatta sıkça karşılaştığımız türden; evladını doğurmak adına kendi hikayesini yarıda bırakmış, kendi doğurduğundan o hikayeyi tamamlamasını bekleyen, çocuğunun kendi hikayesini yazmasına müsaade etmeyn bir anne. Hala gözümün önünden gitmeyen ürkütücü tabloları gibi, bir tek kendisine anlamlı gelen bir şekilde çizmek istiyor Nina’yı. Ve o tuhaf portreler gibi Nina da onu çizenin isteği dışında hareketlenmeye başlayınca, işler çığırından çıkıyor.

Biraz annesinin, biraz bale gibi ağır fiziksel koşullar gerektiren,rekabeti yüksek bir sanatla uğraşmasının etkisiyle, Nina siyah kuğusunu kendinden bile saklarken, kötü üvey kardeşini çok erken yaratmış. Hayatta her şeye yetersiz ve her şeyden sorumlu olduğu hissi, onu akıl ve ruh sağlığını yitirme noktasına bile getirmiş. Hem Nina sıradışı bir karakter olduğu, hem de –en nihayetinde- bu bir film olduğu için; çizilen portrenin dehşet verici derecede abartılı olduğunu söylemek mümkün. Ama rica ediyorum, dikkatli bakın etrafınızdaki kadınlara; ya üvey kız kardeşe beğendirmeye çalışıyorlar kendilerini, sonuçsuz bir çabayla.. Ya da o zalim gölgenin hakkından gelebilecek tek kişi olan kendi “siyah kuğu”larını serbest bırakıp özgürce dans ediyorlar hayatta, kontrolsüzce hareket eden ellerinin kollarının yıktıklarına, kırdıklarına, döktüklerine dönüp bakmıyorlar bile…

Velhasıl, ya kötü kız kardeş kalıyor hayatta, ya da siyah kuğu. Olan gene kadına oluyor..